16 Haziran 2022 Perşembe

Diyanet İşleri Başkanlığı: "Yapay et helal değildir ve fıtrata aykırıdır."





Diyanet flaş duyuruyu yaptı: Bu gıdalar helal değil

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) Başkanlık Müşaviri Dr. Muhlis Akar, küresel güçler tarafından geliştirildiği öne sürülen yapay etin helal olmadığını söyledi.

2022-06-16 11:35:00 -

Diyanet'ten gıda kıtlığına yönelik teknolojinin geliştirdiği yapay et ve GDO'lu gıdalar için helal değil yorumu geldi. Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) Başkanlık Müşaviri Dr. Muhlis Akar, yapay et ve GDO'lu gıdalara ilişkin, “Yapay etin 3 sebepten dini açıdan problemli olduğunu söyledik. GDO'lu gıdalara da hiçbir zaman helal ve tayyip gıda diyemeyiz” dedi.

Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) tarafından 15-16 Haziran tarihlerinde düzenlenen Organik Tarım Çalıştayı açılış toplantısı ile başladı. Toplantıda konuşma yapan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) Başkanlık Müşaviri Dr. Muhlis Akar yapay et ve GDO'lu gıdaların dini açıdan durumunu açıkladı.
"3 sebepten helal değil"

Yapay ete 3 sebepten helal ve tayyib gıda denemeyeceğini söyleyen Dr. Muhlis Akar, "Mesela yapay et tartışmaları oldu. İlk önce Başkanlığımıza, Din İşleri Yüksek Kurulumuza bu çok soruldu. Yapay et biliyorsunuz son zamanlarda tartışılan bir konu. Biz bu konuyu değerlendirdik. 3 sebepten dolayı bunun şu an için dini açıdan problemli olduğunu söyledik.

-Bir, canlı bir hayvandan alınan yani helal bir kaynaktan bir sığırdan veya eti yenen bir hayvandan alınsa bile, ondan alınan bir parça Efendimiz. A.S.'ın hadisine göre ‘canlı bir hayvandan alınan bir parça meytedir, leş hükmündedir'. Haramdır. Alınamaz. Bu yönden problemli. Helal değil.

-İkinci olarak laboratuvarda besi yeri çok önemli. Siz helal kesim yaptınız, sonra da kök hücre aldınız diyelim. Besi yeri ortamı, onun besleneceği kaynağın da helal olması gerekiyor. Orada da problem var.

-Üçüncüsü diyelim ki helal kesim yapıldı. Kök hücre alındı. Besi yeri ortamı da uygun ve helal bir kaynakla beslediniz. Yapay et diye garip bir şey ortaya çıkardınız. Peki bu helal ve tayyib gıda olur mu, yine olmaz. Neden derseniz, çünkü fıtrata aykırı bir ürün ortaya koyuyorsunuz. Allahü Teala'nın koyduğu düzene aykırı bir şey yapıyorsunuz. Bunun kısa, orta ve uzun vadede insan sağlığı üzerinde nasıl bir etki yapacağını bilemiyorsunuz.” diye konuştu.

GDO'lu gıdalar içinde durumun aynı olduğuna değinerek henüz bir zararı ortaya çıkmamışsa dinen bir şeye haram denemeyeceğini ancak helal ve tayyib gıda da denemeyeceğini belirten Dr. Akar, “GDO'lu gıdaları düşünecek olursak. Biz GDO'lu gıdalar helal midir haram mıdır bu konu bize çok sorulduğu zaman, alanın uzmanı akademisyenlerle zaman zaman bir araya geldik. Çalıştaylar istişareler yaptık. Orada GDO konusunda çok farklı değerlendirmeler gördük. Sonra da biz şöyle bir fetva çıkardık. Bir kere aktarılan gen haramsa kesinlikle o GDO'lu gıda haramdır. Yani domuz geni olabilir. Başka bir haram kaynak olabilir. Helal gen aktarılsa bile, helalle tayyibat farkına dikkat çekiyorum. Üretilen bir gıda kısa vadede insan sağlığına bir zararı yoksa henüz bir zararı ortaya çıkmamışsa dinen bir şeye haram da diyemezsiniz. Haram demek için elinizde bir nas olması lazım. Ama tayyibat açısından bu problemli. Yani GDO'lu gıdalara hiçbir zaman helal ve tayyib gıda diyemeyiz” diye konuştu.

https://www.yeniakit.com.tr/haber/diyanet-flas-duyuruyu-yapti-bu-gidalar-helal-degil-1665751.html

23 Mayıs 2022 Pazartesi

Hadis İnkarcılarına Cevaplar





“Hayır; Rabb’ine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar.” (Nisa 65)

“Münafıklara, “Allah’ın indirdiğine ve Peygambere gelin” dendiği zaman onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.” (Nisa 61)


Hadis inkarcılarının sadece hadisleri değil birçok ayeti de inkar ettiğini Mehmet Yaşar Kandemir'in "Hadis Karşıtları Ne Yapmak İstiyor?" isimli kitabını okuyarak öğrenebilirsiniz. hainlerin tuzaklarına düşmemek için bu kitabı mutlaka okumalısınız! ayrıca Mahmud Esad Coşan hocanın “Sünnet olmadan ümmet olmaz” isimli kitabını da okumanızı tavsiye ederim.


Kuran'ı ve hadisleri sorgulayanın olduğu yerde şeytan vardır. Kuran ve hadiste bazı konular müteşabihtir, anlamadığın zaman fazla kurcalamayacaksın. islam akıl dinidir, FAKAT SINIRLI AKILLA HERŞEYİ ANLAMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR.


ben Müslüman'ım bir kişinin sözü hadis ile çelişirse ben hadisi savunurum. hiç kimse hadis varken, hadise aykırı hüküm veremez! hadisi bile bile inkar eden İslam'dan çıkar. yanlışı söylendiği halde yanlışında ısrar eden, şeytanın yaptığını yapıyor demektir


"Kuran bize yeter" diyorlar hadisleri inkar edip kendi sözlerini hadisten daha önemli görüyorlar. işte ALİ İMRAN suresi 7. ayetindeki "Kalplerinde eğrilik olanlar" bu kişilerdir!


Hadis inkarcıları "kuran okuyun" diyor. Kuran okudukça onların yanlışlarını daha iyi anlıyorum. onları anlamak için Ali İmran suresi 7. ayet yeterlidir. ÖVÜNMEK İÇİN SÖYLEMİYORUM 10 farklı mealden Kuranı 22 defa okudum ve her gün 5 sayfa okumaya gayret ediyorum. -6 haziran 2020-


Kuran'ı doğru anlamak için; Öncelikle İslam'ın emir ve yasaklarına uymak gerekir. tefsir, hadis ve siyer kitabı okunmalıdır. İslamı yaşayacak kadar ilmihal bilinmelidir. Kuran'dan günde en az 4-5 sayfa okuyun. şu meali tavsiye ederim; Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Meali Hasan Karakaya


dinle kandıranlar; dünyada daha rahat bir yaşam vaad ediyor.
dinle kandırılanlar; dünyada daha rahat bir yaşam istiyor. itikadi konuları (ayet ve mütevatir hadisleri) inkar eden münafıktır.
ölçünüz bu olsun kandırılmazsınız! Her Müslüman dinini yaşamakla mükelleftir. HESAP VAR UNUTMA. Ebubekir Sifil'in Ehl-i Sünnet Akaidi, "Muhtasar Tahavi Akidesi Şerhi" kitabı akide (akaid) konusunda yazıldığı için üst seviye bir kitaptır. yani bu kitabı okumadan önce dini bilgileri bilmeniz ve yaşamanız gerekmektedir. bu kitabı okumadan en az bir meal, tefsir, siyer, hadis ve esmaül hüsna alanlarında kitap okumanızı tavsiye ederim. aksi takdirde kitaptaki bir çok konuyu anlamayacak daha sakıncalısı yanlış anlamanıza yol açabilecektir. ayrıca günümüzdeki tarihselcilik ve hadisi inkar eden yerli müsteşriklerinin tuzaklarına düşmemek için mutlaka bu kitabı okumanızı tavsiye ederim


sahih hadisleri inkar eden iki suç işler; 1- hadisi söyleyene yalancı der 2- hadisi aktarana yalancı der. birinci dinden çıkarır
ikinci kul hakkıdır. işinize gelmeyen, emir veya yasaklama içeren hadislere uymazsanız günahkar olursunuz, inkar ederseniz dinden çıkma ihtimaliniz var!


SEBE Suresi 23. ayette: “Allah'ın huzurunda, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefâati fayda vermez.“ buyurulmuştur. yani 1- bazıları şefaat edebilir 2- bazıları şefaatten faydalanabilir GÜNAHKARLAR İÇİN ŞEFAAT VAR KAFİRLER VE MÜNAFIKLAR İÇİN YOK ARADAKİ FARK BU


“Kuran burada ne demek istemiş” demek yerine "Kuran'ın bu ayetini hayatımıza nasıl yansıtırız, bu ayetten ne gibi dersler çıkarabiliriz" diye düşünmeliyiz. Aynı şey hadisler içinde geçerlidir. Hadis ile Kuran'ı karşılaştırmak yerine Kuran ve Hadisleri hayatımıza yansıtmalıyız


Hadisler Kuran'ın açıklayıcısı ve tefsiridir. Hadis olmadan namazın kaç vakit olduğu bile bilinmiyor (ima var ama “namaz beş vakit” diye ayet yok) onun için “isra (miraç) mucizesi yalan” diyorlar. çünkü beş vakit namaz olmazsa, İslam da olmaz!


sözde Kuran Müslümanları neleri inkar ediyor; “insan Resmi ve Heykeli yapmak yasaklanmadı” diyorlar, isra(miraç) gibi mucizeleri inkar ediyorlar, cinleri inkar ediyorlar, sonsuz cehennemi inkar ediyor. BU KADAR AYET VE HADİSİ İNKAR EDEN YENİ BİR DİN UYDURUYOR DEMEKTİR


Bir Mümin; Amenerrasulü'yü inkar etmeden miracı inkar edemez Ettehiyyatü'yü inkar etmeden salavat'ı inkar edemez Beş vakit namazı inkar etmeden tarihselci olamaz Yani beş vakit namazı hakkı ile kılan bir MÜMİN yerli müsteşriklerin tuzaklarına düşmez


Bazıları "Biz Allah'ı seviyoruz" diyorlar fakat sevdiklerini ispat için hiçbir şey yapmıyorlar! Ali İmran Suresi 31. ayette buyurulduğuna göre Allah'ı seven Peygamberimize(salat ve selam olsun) ve onun şeriat'ına uymak zorundadır.


öztürk ve islamoğlu sempatizanları eğer ilimlerine güveniyorsa, İhsan Şenocak'ın "Kur'an-ı Kerim Müdafaası" ve "Sünneti Reddeden Kur'an Müslümanlığı" kitaplarını eleştirel okumaya davet ediyorum eğer samimi olarak beş vakit namaz kılıyorsanız kimin haklı olduğunu anlarsınız!


Sünnete gerek yok diyorlar! Sünnet, Peygamberimizin(salat ve selam olsun) yaptıkları veya yapmayın dedikleri şeylerdir. Peygamberimiz kelime-i tevhid'in yarısıdır. Peygamberimiz olmadan islam olmaz. Sünnete uymak hakiki samimi Mümin'in ölçüsüdür ne kadar sünnete uyarsan o kadar değerin artar


"Allah Teala'nın kitabında ve Rasulullah'ın koyduğu sünnetlerde hiçbir kimsenin görüşü (içtihadı) olamaz. Ümmet'in ictihadı, ancak hakkında ayet nazil olmayan ve Rasulullah'ın sünnetinde geçmeyen konularda olur." Ömer Bin Abdülaziz Darimi. Sünen, c.1 s. 125 no 432


-“İnsanların hadis öğrenmeye şimdikinden daha fazla muhtaç olduğu bir zaman bilmiyorum. Zira birçok bidat görüş ortaya çıkmış durumda. Hadisten nasibi olmayan bidate düşer.” Ahmed bin Hanbel


“Sahih bir hadis bulursanız, o benim mezhebimdir. Kitabımda Resulullah’ın sünnetine aykırı bir şey görürseniz, sünnetle/sahih hadisle hükmedin ve benim dediklerimi -bir kenara- bırakın.” İmam Şafii (Nevevi, Mecmu, Daru’l-Fikr, ts.1/63)


"De ki: Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin" Âl-i İmrân Suresi 31. Ayeti hakkında Hasan Basri şöyle der: Allah'ı sevmenin göstergesi, Resulullahın (salat ve selam olsun) sünnetine uymaktır.” Celaleddin Es-Suyuti - Sünnetin Dindeki Yeri sayfa 120


"Birtakım insanlar çıkacak, Kuran'ın müteşabih ayetlerini öne sürerek sizinle mücadele edecekler. O durumda sünnetlerle onların yakasına yapışın. Zira sünnetlere sarılanlar Allah'ın Kitabı'nı en iyi bilenlerdir." Hazreti Ömer Dârimi, Mukaddime, 17


-“Eğer siz sahabeyi görseydiniz, onlara ‘deli!’ derdiniz; onlar sizi görselerdi, ‘bunlar mümin değil’ derlerdi.” Hasan Basri


Ahmed b. Hanbel'in Halku'l-Kur'ân fitnesi (Mihne olayları) döneminde yaşadığı bir hâdise var. Ona kırbaç vuranlar bir taraftan diyorlar ki: ”Hani siz çoğunluktunuz, kendinize Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat diyordunuz, hani nerede bu cemâat? ”İmâm Ahmed'in ona verdiği bir cevâb var, çok ibretamiz: ”Cemâat demek; tek kişi bile olsa hak tarafdârı olmak demektir. Dolayısıyla bu ”cemâat” kavramını kemiyete indirgemek doğru değil. Ebûbekir Sifil, Ehl-i Sünnet Akáidi / Muhtasar Tahâvî Akîdesi Şerhi


“”(Nefsine söz ve davranış olarak sünneti emredebilen kimse hikmet konuşur. Nefsini söz ve davranış olarak heva ve heveslerinin esiri haline getirenin ağzından ise, ancak bidat sözler çıkar. Çünkü Allah Teala söyle buyuruyor: "Ona itaat ederseniz, doğruyu bulursunuz" Nur suresi 54)”” Ebu Osman el-Hiri


Kadı Iyaz şöyle der: "Rasûlullahı (salat ve selam olsun) sevmenin, O’na muhabbet beslemenin gereklerinden biri de; O’nun Sünnet’ine sarılmak, tebliğ etmiş olduğu dîni korumak, O’na yönelen saldırıları bertaraf etmek, O’nun uğrunda gerekiyorsa malını ve canını fedâ etmektir.”


Abdullah ibni Mübarek şöyle demiştir: "Kim edebi küçük görürse, sünnetlerden mahrum kalmakla cezalandırılır. Kim sünneti hafife alırsa, farzlardan mahrum kalmakla cezalandırılır. Kim de farzlara karşı gevşek davranırsa, marifetten mahrum kalmakla cezalandırılır."


"Sünnet'e aykırı bir şeye itikâd eden kişi, dünyanın ilmini ezberlemiş olsa da, ancak fitne başıdır" Yusuf Hemedani


Kur'an-ı Kerim'in anlaşılabilmesinin Sünnete olan ihtiyacını yakın planda müşahede eden Sahâbe, Ki-tab'ın Sünnet tarafından açıklanan hiç bir yönünün kapalı kalmaması için, Allah Rasûlü'nün (sav) yemeden içmeye, uyanıklık hâlinden uykuya, oturmadan kalk­maya kadar hayatının bütün detaylarını rivayet etti. Nitekim hadis mecmuâları Sahâbe'nin hiçbir detayı atlamadan Allah Rasûlü'nden (sav) sadır olan her şeyi rivayet ettiği hadislerle doludur. İhsan Şenocak Kur’an-ı Kerim Müdafaası s. 232

Sünnete Bağlılık, İtisâm, İttibâ, HADİS ve AYETLERLE RASÛLULLAH’A İTAAT

http://bunlaridusun.blogspot.com/2021/08/sunnete-bagllk-itisam-ittiba-hadis-ve.html

“Hz. Adem (as)’ın Babası vardır” diyen Mustafa İslamoğlu’na cevap

http://mustafa1senyurt.blogspot.com/2016/07/hz-adem-asn-babas-vardr-diyen-mustafa.html

Hızır aleyhisselam kıssasından öğreneceğimiz dersler

http://mustafa1senyurt.blogspot.com/2018/03/hzr-aleyhisselam-kssasndan.html

Mustafa İslamoğlu Gerçeği

http://mustafa1senyurt.blogspot.com/2015/02/hz.html

Şefaat nedir Kimler şefaat edebilir

http://mustafa1senyurt.blogspot.com/2018/05/sefaat-nedir-kimler-sefaat-edebilir.html

https://sorularlaislamiyet.com/hadis-ve-sunnet-karsitlarinin-iddialarina-cevap-verebilir-misiniz

Kur’an Nebi’ye itaati emretmiyor mu? Sünnet düşmanlarına ayetlerden cevap

https://www.ihvanlar.net/2018/01/15/kuran-nebiye-itaati-emretmiyor-mu/

17 Mayıs 2022 Salı

Gayrimüslimler Camiye Giremez!





İmam Malik'e göre; Kafirin mescide girmesi Müslümanlar ona izin vermiş olsa dahi engellenir. Zaruri bir işi dolayısıyla (davaların mescidlerde görüldüğü yerlerde, hakimin huzuruna çıkabilmek gibi ihtiyaç hissedilen hallerde) girmesi ise istisnadır. (Ebubekir Ahmed b. Ali el-Cessas, Ahkâmu’l-Kur’an, Beyrut, t.y., III, 114)

-Mekke Medine dışındaki diğer mescid olarak tahsis edilmiş yerlere sadece müminler girebilirler. Müşriklerin gezmek amacıyla mescidlere girmeleri haramdır.

Müşriklerden Allah’ın kelamını dinlemek ve islamı öğrenmek için girmek isteyenlere cami edeplerine uygun davranmaları şartıyla belli bir alanda ve ölçüde izin verilmiştir. Ama camilerin turistik amaçlı kullanılmaları haramdır.

Ülkemizde turistlerin ve namaz kılmayanların mescidlere alınmaları Cumhuriyet ve Tanzimat geleneğidir. Camilere müşriklerin girmeleri caizdir demek büyük günah olur. Bunun asrı saadetten delili yoktur. Fetvası da yoktur.

Ayasofya vakfiyesi cami olarak vakfedildiğine göre camide yapılamayacak bir şeyi serbest bırakamaz.

Camiye müşriklerin girmesi ve şirk sembollerinin camilere asılı kalması haramdır.

Efendimiz Kabe’yi camiye çevirince oradaki İslam dışı her şeyi temizlemiştir. İsa figürü, Meryem figürü ve bir gayrimüslim devleti olan Bizans figürleri camide olmaz.

Fatih Sultan Mehmet bu figürleri sıvayla örtmüştür. Yine örtülmelidir. Caminin hem müze hem cami olarak kullanılması tanzimatçıların dayatmasıdır. Müslüman hanımlar hayızlıyken camiye giremezken gayri müslim cünüplerin ve hayızlı hanımların camiye girmesine izin verilmesi durumu söz konusu olamaz.

Evet, bir yer temizse orada namaz kılınması sahih olur. Ama bir yer camiyse orada Hıristiyan ve Yahudi dini simgeleri olamaz. Olursa orası camiye çevrilmiş olmaz.

Baba, oğul, ruhul kudus simgeleri ve Hıristiyanlık simgeleri bir camide olması caiz olursa diğer camilerdeki (camiye dönüştürülen kiliselerdeki figürleri de aynı yöntemle çıkarırsınız bu caiz olacak demektir. Ayasofya’da caizdir ama diğerlerinde caiz değildir demek gülünç olacaktır.

Dini bir konuda konuşmak Allah'ın dini hakkında konuşmak kurana ve sünnete dayanan bir delille konuşmakla olur.

Ayasofya daki figürler arada bir açılırsa bile orası cami değil; namaz kılınabilir hale getirilmiş bir yer olacaktır.

Kanaatimce o şirk figürleri örtülmediği müddetçe vakfiye yerine getirilmiş olmayacaktır.

Yukarıda 1. cevapta yazdığım gibi camiler müşriklerin alınması caiz değildir. Camilerin içerisindeki hat tabloları ve süslemelerinin seyredilmesi kastıyla namaz kılmayanlar tarafından içinin gezilmesi caiz değildir.

Namaz vakitleri diye nitelenen vakitler ateist anlayışıdır. Namaz vakitleri 24 saat sürer. Öğlenin cemaatle kılındığı vakit namaz vakti zan edilse de durum öğle değildir. Öğle vakti güneşin zevalinden güneşin 2 mızrak boyu gölgeye ulaşmasına kadardır. Bu vaktin ilk kısmını Müslümanlara diğer kısmını kâfirlere veya namaz kılmayanlara ayırmak ta haramdır.

Cami ibadet yeridir. Tefessüh edilecek yer değildir.

İslâmî hassasiyetlerdeki zayıflamanın günbegün ivme kazandığı, kavram ve mefhumların tam anlamıyla muazzam tebeddül geçirdiği bir evredeyiz. Kimin neyi esas alarak konuştuğunun belirsiz olduğu, ağızdan çıkan dînî görüşlerin hiçbir endazeye tabi tutulmadığı tam bir kaos ve keşmekeş bizimkisi. Ortamdaki cehaletin âlim seviyesine çıkardığı zümreler, uhrevi boyutunu hiç de düşünmeksizin verdikleri fetvalarla toplumda oluşan “fetva varyasyonu”nun ana müsebbipleri sayılabilirler. Hamiyyet-i İslamiyye ve gayret-i imaniyye gibi bulunmaz hazineleri, fikir dünyaları’nın metruk köşesine layık gören toplum önderleri mesabesindeki âlimler, yaşanmaz hale gelen bu içtimaî hayatta artık tuzun dahi kokmaya yüz tuttuğunun habercileri…

İslam toplumunun teşekkül merhalelerinin bidayet mertebesindeki camiler ise, arz ettikleri manzara ve sundukları portre cihetiyle tecrit kampları ve iman zindanlarından farksız durumda… Nebevi tabirle, zahiri manada nihaî şekliyle mamur, manevi anlamda hidayetten son derece mahrum İslam mescitleri, içinde hissizce kılan musalliler ve içinde ruhsuzca kılınan namazlardan son derece müşteki vaziyetteler. Konumuz itibarıyla buna siz bir de Gayrı Müslimlerin mescitlere girmesi gibi bir meseleyi ilhak ederseniz sonuç artık problem kumkumasından farksız hale geliyor.

İlgili ayet ve Sebeb-i nüzulü

Müslüman olmayan kişilerin Mescid-i Haram başta olmak üzere diğer mescitlere girip- giremeyeceklerini konu edinen ayet-i kerime “Ey İman edenler! Allah’a ortak koşanlar bir pislikten ibarettir. Artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[1] Şeklindeki ayettir. Bu ayet üzerinden ilk etapta konuşulması gereken şey ayetin nüzul sebebi olmalıdır. Ayetin nüzul sebebi hakkında müşriklerin Kâbe’ye gelip yemek getirdikleri ve bununla ticaret yaptıkları daha sonraları bundan nehyolununca Müslümanların “Bize nereden yemek gelecek” demeleri üzerine nazil olduğu nakledilmektedir.[2]

Ayette geçen müşriklerin neces oldukları şeklindeki ifade manası itibarıyla muhtelefun fihtir. Katade, Ma’mer b. Raşid ve diğerleri tarafından “neces” kelimesi müşriklerin cünüp oldukları ve gusletmelerinin dahi yıkanmak sayılmadığı şeklinde tefsir edilirken, İbn Abbas gibi müfessirler ise şirk mefhumunun onları necis kıldığı görüşüyle ayeti beyan etmektedirler. Bundan dolayıdır ki Hasen-i Basrî “Herkim bir müşrikle musafaha ederse abdest alsın” demektedir. Her halukarda müşrik olan bir kimseye İslam’a girip Müslüman olduğunda gusül alması vaciptir.

Konu hakkındaki ihtilaf ve görüşler:

Mezkûr ayet üzerinde Ulemanın adedi beşe varan farklı yorumları olmuştur. Birinci olarak Ehli Medine ayetteki mescitlerin tüm mescitlere şamil olduğunu ve müşrik tabirinin de bütün müşrikleri kapsadığını savunmaktadırlar. Zira Ömer İbn Abdülaziz bu ayet-i kerimeyi yazıp işçilerine göndermiş ve bu manayı vurgulamıştır. Ayrıca bu hususta “Allah’ın yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde” [3] şeklindeki ayet-i kerime de bu manayı teyit etmektedir. Çünkü müşrik kimselerin mescitlere sokulması bu mekânların yüceltilmesine zıt bir durumdur. Efendimiz Aleyhissalatü vesselam’ın “Muhakkak bu mescitler, bunlarda bevl ve pisliğin bulunması doğru olmaz” [4] hadisiyle “Ben hayızlı ve cünübe mescidi helal kılmıyorum”[5] şeklindeki hadisleri aynı şekilde mescitlere müşriklerin giremeyeceğini destekliyor vaziyettedir. Müşrik kimselerin cünüp oldukları izahtan varestedir.

İmam eş-Şafii ise, ayette geçen “Mescid-i Haram ifadesinin oraya münhasır olduğunu ve gayrısındaki mescitleri kapsamadığını ifade etmektedir. Bununla beraber, ayette zikredilen müşrikler ifadesinin umumunu savunan İmam Şafii, Yahudi ve Hristiyanların Mescid-i Haram dışındaki mescitlere girmesine cevaz vermektedir.[6] Buna delil olarak Efendimiz Aleyhissalatü vesselam’ın müşrik olmasına rağmen Sümame’yi mescide bağladığını göstermektedir. Ancak Ebu Bekir İbn Arabi “Ahkamu’l-Kur’an” ında bu şekilde hüküm veren İmam Şafii’nin ayetin zahirine takıldığını ifade etmektedir. İbn Arabi’ye göre Sümame’nin mescide bağlanması bu ayetin inişinden önce olabileceği gibi Efendimiz’in onun Müslüman olacağını bilmesinden dolayı da olabilir. [7]

İmam Malik, müşrik olan kimselerin hiçbir şekilde ne Mescid-i Haram ve ne de diğer mescitlere giremeyeceğini savunmaktadır. Çünkü illet olarak müşriklerin neces olmaları ta’yin edilmiştir ki bu illet onlardan müşrik oldukları sürece hiçbir zaman ayrılmayacak bir vasıftır. O halde bunların diğer mescitlere girmeleri de caiz olmayacaktır.[8]

İmam Ebu Hanife ise zimmilerin Mescid-i Haram dışındaki mescitlere girebileceğini söylemektedir. Buna göre ayetin iki şekilde anlaşılması gerekir. Birinci olarak ayette geçen müşriklerin, kendilerine Mekke’ye ve diğer mescitlere girmelerinin yasaklanmış olduğu ve zimmetlerinin bulunmadığı müşrikler olduğu söylenebilir. Arap müşriklerinden teşekkül eden bu zümreye ya Müslüman olmaları veyahut da kılıç teklif edilmektedir. İkinci olarak ayetin müşriklerin hac için Mekke’ye girmelerinin yasak olması şeklinde anlaşılması söz konusudur[9] ki bu şekildeki bir yorumun ayetin sebebi nüzulüyle ilişkilendirilmesi mümkündür.

Netice:

Mahza hakikatten mürekkep “Fakih kimse filhakika zamanının fıkhını bilen kimsedir” şeklindeki kelamın fehvasınca meseleyi bir de günümüz açısından, serdettiğimiz görüşler ışığında tahlil edecek olursak bir takım değişikliklerden mecburi olarak bahsetmek durumunda kalmaktayız. Zira ayet-i kerimeden istinbat edilen en müsamahakâr hüküm İmam Ebu Hanife’ye nispet edilmesine rağmen, onun fetvasında yer alan “zimmet” kavramının bu gün itibarıyla mevcudiyetinden bahis yapmamız mümkün gözükmemektedir. O halde bu gün Müslüman diyarlarında gerek ziyaret ve gerekse farklı amaçlarla gelip, Müslüman mabetlerine giren gayr-ı Müslimlerin durumu ne olmalıdır?

Doğrusu, meseleyi taassuptan uzak objektif bir bakış çerçevesinde tetkik etmeye kalkışırsak yukarıda zikredilen hadisler ve sair kaviller bize gayr-ı müslim kimselerin camilere girmesinin caiz olmadığını değilse en azından ziyadesiyle mahzurlu bir iş olduğunu göstermektedir. Çünkü zaten manevi anlamda yıkık bir vaziyette ifa ettiğimiz ibadetleri, bir de selâtîn camileri başta olmak üzere diğer camilere ziyaret için gelip giydiği kıyafetiyle manevi dünyamızı iyice altüst eden kâfirlerin bu fiilinde hiçbir mahzur olmadığını söylemek ne aklen ve ne de naklen ispat edilebilecek bir dava olamaz. Bir de buna bu günkü Müslümanların gerek tefekkür ve din algısı anlamında ve gerekse fiiliyat anlamında ahtapot misali kuşatma altına aldığı “acziyet” durumunu ekleyecek olursak “âdem-i cevaz” görüşünün ne denli hakikati yansıttığı gün yüzü gibi tebeyyün edecektir. Bu bahsin bu konuyla ilişkilendirilmesi tarafımızdan icad edilen bir şey değildir. Bilakis Ebu Bekir İbn Arabî, “Ahkamu’l-Kur’an”ında bu bahsi, burada aktarmayı münasip ve mühim addettiğimiz bir vakıa ile bitiriyor ve diyor ki:

“Dımeşk’te acayip bir şey gördüm. Camisinin Batı tarafında ve bir de Doğu tarafında Bab-ı Ceyrun denen bir kapısı vardı. İnsanlar bütün bir günde bir takım ihtiyaçları için orayı yol edinir ve oradan yürürlerdi. Zimmi bir kimsenin oradan geçmesi icap ettiğinde, kapıda durur ta ki onu bir Müslüman geçirinceye kadar oradan geçemezdi. Zimmi “Ey Müslüman! Seninle geçmem için bana izin verir misin? Der, O da “Evet” deyince onunla beraber geçerdi. Mescidin görevlisi zimmiyi görüp ona “Dön, Dön! diye bağırınca Müslüman “Ben ona izin verdim” dediğinde görevli onu bırakırdı.”[10]

İşte biz buna, İzine hasret çektiğimiz ve gelmesini şu anki halimiz itibarıyla karda açan çiçekler misali hayal ettiğimiz izzet-i İslâm’ın, akıllara bir daha hiç çıkmamak üzere kazınmasını telkin eden vakıa-ı acibe diyoruz…

[1] Kur’an, Tevbe 28

[2] İbn Halife Uleyvi, Camiu’n-Nukul fi Esbabi’n-Nüzul, II/106 Yayınevi: Yok 1404 B.1

[3] Kur’an, Nur, 36

[4] El-Beyhaki, Marifetu’s-Sünen ve’l-Âsâr, III/369, No: 4958

[5] Ebu Davud, Sünen, Kitabu’t-Tahare, Babu’n fi’l Cünub yedhulu’l-Mescid 92, No:232

[6] Kurtubî, el-Cami’ li Ahkâmi’l- Kur’an, X/155 Müessesetu’r-Risale, B.1 2006

[7] Bkz. İbn Arabi, Ahkamu’l-Kur’an II/ 469,Daru’l- Kütubi’l-İlmiyye, Beyrut-Lübnan

[8] İbn Arabi, Ahkamu’l-Kur’an, a.y.

[9] Bkz. Ebu Bekir Razi el-Cessas, Ahkamu’l-Kur’an, IV/279 Daru İhyai’t-Türasi’l-Arabi, Müessesetu’t-Tarihi’l-Arabi, Beyrut-Lübnan 1992

[10] İbn Arabi, Ahkamu’l-Kur’an II/471

https://darusselam.com/fikih/gayrimuslimlerin-mescidlere-girmesi-ve-cevazi-boyutu.html

Ayasofya'daki hristiyan sembolleri kalıcı olarak kapatılmadan içinde namaz kılınmaz


http://mustafa1senyurt.blogspot.com/2020/07/ayasofyadaki-hristiyan-sembolleri-kalc.html

6 Ağustos 2021 Cuma

Harun Çetin hocanın Nureddin Yıldız hocanın aşı fetvasına cevabı..





Nureddin Yıldız, kovid aşılarının caiz olduğu iddiasını şu cümlelerle beyan etmiştir:

“Aşı konusunda yapılan itirazlar ne yazık ki “mışlı” mişli” ifadelerle bitmektedir. Yaşadığımız durumda hastalık afet boyutuyla kati ve tartışılmaz durumdadır. Müslümanlar ve insanlığın çaresizliği de kati ve tartışmasız durumdadır. Bir güvenilir Müslümanın veya kurumun kurtuluş umudu olabilecek çalışması ise yok denecek durumdadır. Bu ortamda Müslümanlar olarak bizim vazifemiz, durumun vahametini sayıp durmak değildir. Kalbimiz mutmain olmasa da mevcut umudu kullanmaktır. Müslüman tıp adamlarımızla yaptığımız istişarelerde en ehveni tercih etmekten başka bir çarenin olmadığı söylenmektedir. Netice olarak şunu tespit edebiliriz; konumu, mesleği, risk durumu ve çevresi itibariyle sağlık uzmanları ve resmî mercilerin aşı olmasını gerekli gördükleri kimseler aşı olmalıdırlar. Meseleye aşı gözüyle bakmadan önce “Allah’ın emaneti olan can” ve “kul hakkına riayet” gözüyle de bakılmalıdır.” (12.03.2021)

Nureddin Yıldız’ın bu açıklaması bir fetva değil, daha çok aşıya şüpheyle bakanları ve itirazı olanları küçümser tavrıyla kaleme aldığı bir küçük köşe yazısına benzemektedir. Üslup meselesinin muhtevayı gölgede bırakmasına kendime müsaade vermeyerek direk mevzuya geçmek gerekiyor. Bu aslında üsluptan ziyade usulen de bir fetva değildir. Zira kavga edercesine harala gürele kaleme alınan ve hangi usule dayandığına dair küçücük bir ibare, ifade ve işarenin olmadığı bir yazıdır.

Zarf tenkidini uzatmadan mazrufa geçelim inşallah. İşin fıkhî boyutuna temas etmeden evvel, diğer konulara değinmek istiyorum. Nureddin Yıldız, aşı hususundaki kuvvetli şüpheleri hatta yer yer bilimsel verileri bir çırpıda “mışlı-mişli” kategorisine koyarak bir algıyla çöpe attı. Hâlbuki şu an mevcut 7 aşı hususunda, aşıları icat eden doktorların (misal “aşıyı bulan mucize Türk” olarak takdim ve reklam edilen Prof. Dr. Uğur Şahin) ve firmaların ifadeleriyle, aşıların hastalığa tamamen şifa olamayacağı, bu aşıların devamlı yapılması gerektiği vurgulanmaktadır. Çünkü 12 bin(!) kere mutasyona uğrayan bu virüsün; hangi sıklıkla ve hangi aşılarla iyileştirici olacağı kesinlik kazanmamıştır. Yani bilim dünyasının ve aşıları icad eden doktor ve firmaların çok net söylediği şey; şu an bu aşıların deneme sürecinde olduğudur. Yani şu an aşı olunanlar denektirler, tekraren söylüyorum; bu, aşıya şüpheyle yaklaşanların değil aşıyı üretenlerin sözüdür.

Deneme sürecinde olan bu aşıya yukarıdaki yazıyla olur veren Nureddin Yıldız’a biz değil, 6 ay evvelki Nureddin Yıldız cevap verse yeterlidir aslında:

“Soru: Hocam, Covid-19 aşısını insanlar üzerinde test süreci başladı ve gönüllüler aranıyor. Bu süreçte gönüllü olmanın ve bu aşıyı kendi üzerimizde denettirmenin dini boyutu nedir?

Nureddin Yıldız’ın cevabı: İnsan sağlığı ile ilgili ilaç ve uygulama araştırmalarında insanların üzerinde deney yapılması her ne kadar ‘insana hizmet’ ekseninde dönüyor olsa da ‘sakıncası yok’ şeklinde tanımlanamaz. ‘Sakıncası yok’ çizgisi ile ‘mümkün değildir’ çizgisi arasında şeriatımızın temel prensipleri doğrultusunda şöyle bir tespit yapılabilir:

a- İnsanlık bugüne kadar geliştirdiği ilaçlarda ne yazık ki mahkûmlar, savaş esirleri, paraya muhtaç fakirler üzerinde bedeli ağır deneyler yapmıştır. Sesi çıkmaz insanlar üzerinden diğer insanların sağlığı düşünülmüştür. Gariplerin servet sahiplerine yem edilmesi şeklinde gelişmiş olan bu süreç kabul edilebilir değildir. Yapılan işin ne olduğunu bile bilemeyecek durumdaki insanların kobay olarak kullanılması ilaç şirketlerinin kara lekesi olarak kalacaktır. İnsanı insana kurbanlık koç olarak feda etmenin dinimizce kabul edilirliği olamaz. b- Sonunda denek olarak kullanılan insanın öleceği kat’i olarak bilinen bir deneme ‘diğer insanlara yarar felsefesi’ üzerine kurulu olsa da caiz olmaz, öyle bir deney kat’i haramdır. Hiçbir insan başka bir insanın kurbanı değildir bu dünya hayatında. Söz konusu kobay insanın bunu kabul etmesi bile haram olmayı değiştirmez. İnsanın kendi bedenini veya bir organını feda etme hakkı yoktur. c- Üzerinde deneme yapılan kişinin aklını yitireceği kat’i olarak bilinen bir deney ve çalışma da hiçbir insanda yapılamaz. Zira insanın aklı insan gibidir. Aklın yitirilmesi Allah’ın teklifine muhatap olma kabiliyetinin yitirilmesidir. Hiçbir insanın aklı bazı ileri akıllılara harcanabilecek bir nimet değildir. d- İnsanı ayakta tutan organlardan birini kaybedeceği kat’i olarak bilinen bir deney için de caiz olma yönü yoktur. e- Reşit olmayanlar üzerinde yapılacak deneylerde ‘insanlığın başka hiçbir çaresi kalmamış’ olma gibi çok yüksek bir hassasiyet üzerinden belki caizlik bulunabilirse de reşit olmayanların yani yapılacak deneye kanuni kimliği ile evet deme kabiliyeti olmayanların kullanılmaları caiz olmaz. f- Öncesinde insanlar dışındaki canlılarda denenen, uzun vadede de olsa öldürücülüğü kat’i olmayan, – Resmi kayıtlarla, etik kurul denetiminde ve şeffaf bir şekilde bilimsel bir kurulla yürütülen, – İlk tespitlere göre öldürücü yönü bulunmadığı zannedilen, – Yapılacak çalışmaya katılacak insanın onuru ve kişiliği zedelenecek bir yöntemin kullanılmadığı – Denek olarak kullanılacak kişiye baskı yapılmamış, kendi rızası ile aday olmuş bir durumdaki denemeler caizdir, bir fazilet kaynağıdır. Böyle bir çalışma ile ortaya çıkarılacak sağlık ürünü bütün çalışanlar için hayırla anılma vesilesidir. Müslüman olanlar için de sadaka-ı cariyedir. Böyle umar ve bunu temenni ederiz.” (20.09.2020)

Peki, hocamıza sormak isteriz, Eylül ayından bugüne deyin 6 ay zarfında yazdıklarınızdan ne değişti, dile getirdiğiniz şüphelerden hangisi izale oldu, Eylül ayında ‘gariplerin servet sahiplerine yem edilmesi şeklinde gelişmiş olan bu süreç kabul edilebilir değildir’ ifadenizdeki garibanlar mı değişti, o servet sahipleri (Rockefeller, Bill Gates) gitti de yerlerine servet sahibi olmayan merhametli zenginler mi geldi? Değişen nedir hocam? Hatta tam da o bahsettiğiniz insanlığı yem eden, yok eden o iki isim aşıların finansörleri değil mi? Aşıyı icad eden bütün şirketlere destek veren Bill Gates değil mi? Aşıların içindeki malzemelerin ve hangi aşıda ne kullanıldığının, içeriğinin helalliğinin haramlığının hiçbir cevabı verilmeden, caizdir denilmesini yani fıkhî fetva boyutunu hadi biz de göz ardı edelim, ama sanki hastalığa şifası kesinmiş gibi, tıbbî şüpheler kesin izale edilmiş gibi yazılması da 6 ay içinde kendisiyle çelişmesinin en bariz delilidir.

Nasıl bir felaketse bu, hastalıktan evvelki senede yani 2019’da vefat sayısı, hastalık senesinden yani 2020’de vefat edenden daha fazla. Direk sağlık bakanı canlı yayında açıklamışken, Nureddin Yıldız hoca, medya eliyle kurulan algı ağını, yasaklarla hapsedilme olayını herhalde ölümler, hastalıklar felaketi olarak zannetmiş.

Nureddin Yıldız Hocaya bir soru daha sual edip işin fıkhî boyutuna girmek istiyorum; bugün bu aşıyı finanse edenler, zorlayanlar aynı zamanda yapay eti de insanlığın geleceği ve tabiatın (!) korunması için zaruri görmektedirler ve büyükbaş hayvanların yok edilmesi gerektiğine dair beyanatlar vermektedirler. Acaba Nureddin Yıldız hoca buna da bir fetva verecek midir ve büyükbaş hayvanların yok edilmesini savunacak mıdır? Zira sizin öne sürdüğünüz “emanet olan canın korunması” meselesi, küreselcilerin öne sürdüğü de “emanet olan tabiatın korunması”! sebep aynı, netice ve fetva da aynı olur galiba!

Şimdi fıkhî boyutunu ele almaya çalışalım:

Hanefi fıkhında, ibadat haricindeki mevzularda misal yiyecek, içecek, tıp gibi mevzularda fetva verirken, fıkıh usulü ve ilmi haricinde yan bilgi olarak bu sahalara dair de malumatlar icap etmektedir. Yani misal tıbba dair bir mevzuda fetva verilecekse fıkıh ilmi yanında tıp bilgisi veya bilen birisi icap etmektedir. Lakin ilginç olan şudur, fetva verecek fakihte eğer tıp bilgisi mevcut değilse, danışacağı doktorun fıskından emin olunması gerekmektedir. Bu çok mühim bir noktadır. Yani önüne gelen doktordan, küreselcilerden nemalanan doktordan, hayatını nebevî tıbbı imhaya adamış doktordan demiyor, hatta doktorun Müslüman olması da yetmiyor. Fıskından emin olunması gereklidir diye şart koyuyor. Burada zahir olan ilk mana, o danışılacak doktorun mutlaka Müslüman olması gerekmektedir. Zira fıkha göre bütün fâsıklar kâfir değildir, amma bütün kâfirler her daim fâsıktır. İkincisi Müslüman olması da yetmiyor fâsık yani günah işleyen birisi de olmayacak. Burada günahın boyutunda fakihler arasında ihtilaf olmakla beraber İbn Abidin’e ve Fahreddin Razi’ye göre fısk; zina, içki, faiz gibi büyük günahları irtikâp etmektir.

Şimdi evvela Nureddin Yıldız hoca bu usule göre hareket etti mi? Yani danıştığı doktorların fıskından emin miyiz? Evvela onu bilmemiz lazım. Ve günümüzde maalesef herkese güvenemeyeceğimiz için hocadan 7 aşının içeriğini araştıran ve helal olduğunu veya kullanılması lazım geldiğini söyleyen “fâsık olmayan” o doktorlar kimlerdir, öğrenmek istiyoruz. Ayrıca 7 aşı birden mi caiz, yoksa bazısı caiz bazısı değil mi, hangisi hangi sebebe istinaden caiz, hangisi hangi sebebe mebni caiz değil, ya da hepsi de caiz ise nasıl caiz? Bunları detaylıca cevaplamasını istiyoruz, bekliyoruz.

Yine usulen devam edeceksek; tedavide kullanılacak ilaçta/aşıda haram olan bir şey mevcut değilse bunda zaten bir beis yoktur, kullanılabilir. Eğer içerisinde haram bir madde varsa velakin aynı hastalığa iyi gelen başka helal bir terkip/ilaç varsa, içinde haram madde olan ilaç kullanılamaz, caiz değildir. Şimdi ben direk kendimin ve ailemin geçirdiği bu koronayla alakalı hem şahitler huzurunda hem Allah için yemin ederim ki; bir tane bile ilaç almadan, aşı da vurulmadan sadece tabii ürünleri kullanarak iyi oldum. Hem ben hem zevcem hem ağabeyim hem başka yüzlerce kişi örnek veririm ki ilaç, aşı kullanmadan iyi olduk Rabbimize sonsuz hamd ü senalar olsun. Ama yine uzaklara gitmeyerek yine kendi ailemden örnek verirsem 80 yaşında bir komşumuz aşı olduktan 4 saat sonra vefat etti, yoğun bakıma giden amcam da entübede vefat etti. Yine bu menfi misalleri de onlarca çoğaltabilirim. Neticede bunlar hastane kayıtları olan şeylerdir ve hoca araştırırsa hiç de “mışlı-mişli” şeylerin olmadığını görecektir bu hususta. Yani Nureddin Hoca bu ikinci mevzuda da yanılmış, helal olan tedavi varken kesinlikle şüpheli olan (sadece bizce değil Nureddin hocanın 6 ay evvelki yazısına göre de, bugünün bilim adamlarının söylemesine göre de şüpheli) tedaviyi kullanamaz.

Hoca hâlâ “yok kullanır” diyorsa, bir üstteki paragrafta sorduklarıma net cevap vermelidir.

Son olarak Nureddin Yıldız bunca muğlaklığına ve şüpheye rağmen cevaz meselesini sağlık uzmanları ve resmî mercilerin onayına bırakmış durumda olması ise hayret vericidir. Zira İslam’la ve İslamî hassasiyetle idare edilen hukuk sahibi miyiz ki, resmî ricali veliyyülemr belledik. Hadi bunu da farz-ı muhal kabul edelim, ama yakın tarihimizde hepimizin yaşadığı ve daha doğrusu resmi mercilerin yaşattığı acı tecrübeleri nasıl görmezden gelelim?


O resmî merciler değil miydi, bu halkın evlatlarına ABD’den gelen süt tozlarını mekteplerde zorla içirip, normal sütlerin zararlı olduğunu senelerce anlatanlar?


O resmî merciler değil miydi, Nureddin Hocanın da pek övdüğü hacamatı tıbba aykırı bulup yasaklayanlar?


O resmî merciler değil miydi doğum kontrol haplarını Anadolu’da kapı kapı ev ev dolaşıp dağıtan ve nüfus planlaması yapanlar?


O resmi merciler değil miydi Çernobil patlamasıyla kanser bulaşan çayları Karadeniz halkına içirip bugün bölgedeki her evden kanser hastasının çıkmasına sebep olanlar?


O resmî merciler değil miydi hemşire fotoğraflarıyla sigaranın sağlığa faydasını (!) anlatanlar?

Velhasıl Nureddin Yıldız’ın kaleme aldığı fetva ne usul ne üslup ne dayanılan merciler açısından müspet bir yazı olmamıştır ve sorularla, şüphelerle malüldür.

Harun Çetin

https://coronaloji.com/nureddinyildizacevap/?fbclid=IwAR1_cDoF10PZoAtSZg2blYhaTeHmzoZ4g4_5FEf2RtAzi33AGVlyy9zD6_0


Korona Yalanları ile alakalı 100 den fazla twet paylaştım

blogda korona ile alakalı 7 yazı paylaştım

lütfen bu twitleri ve yazıları inceleyin

ortada salgın hastalık yok

aşı olmaya gerek yok

https://mustafa2senyurt.blogspot.com/2020/08/korona-yalanlar.html…

https://twitter.com/i/events/1411240076303122436…

30 Mayıs 2021 Pazar

KİMSE AŞIYA ZORLANAMAZ.





"Yazmak Şart Oldu!"

Akif Dursun İslam Hukuku Öğretim Üyesi

Bismillah Covid 19 nedeniyle ortalıkta dolaşan bolca kul hakkı, dini gereklilik vb. sözler ve Diyanet'in son fetvası üzerine artık yazmam gerektiğini düşündüm. Elimden geldiğince bu hastalığa ve alakalı hususlara fıkıh penceresinden bakacağım. Öncelikle birkaç bilgi verelim: Arapçada bilgi için şöyle bir sınıflama vardır: 1- Yakin: Kesin bilinen şeydir. %100 bilgiyi ifade eder. 2- Zann-ı galip: Doğruluğu çok yüksek ihtimalli bilgidir. Kesine ulaşmamıştır ancak ona yaklaşmıştır. %75-%99 arası bilgi diyebiliriz. 3- Zan: Yüzde 50'yi geçen bilgi için kullanılır. Doğruluk ihtimali daha kuvvetlidir. %51-%75 arası bilgi için kullanılır. 4- Şek: Doğruluğu ile yanlışlığı hakkında karar verilemeyen ikisinin de eşit ihtimalde olduğu bilgidir. %50'lik bilgidir. 5- Vehim: Doğruluk ihtimali %50'nin altında kalan bilgi için kullanılır.

Fıkıhta hükümler yakin ve zann-ı galibe istinat eder. Vehimle asla hüküm verilmez. Zan ve şek ile ilgili istisnai hükümler vardır. Şimdi şu anda alınan tedbirleri savunup bunlara uymayanları "kul hakkı" ile tehdit edenlerin argümanlarına bakalım ve bunu fıkıh çerçevesinden inceleyelim: 1- Bu hastalık çok bulaşıcı bir hastalıktır: Bugün itibariyle Türkiye için toplam test sayısı 52.377.678,toplam yaka sayısı 5.186.487'dir. Buna göre Vaka/test oranı %9,9'dur. Madem bu kadar bulaşıcı bu hastalık neden oranlar %10 civarındadır. Ama efendim tedbir denmesin çünkü tedbirin olmadığı ülkelerde de bu durum çok değişmemekte hatta daha aşağıda bulunmaktadır. 2- Bu hastalık çok tehlikeli ve öldürücüdür: Bugün itibariyle toplam ölüm 46.268 adettir. Buna göre ölüm/yaka oranı %0,89 civarında. 23 Mayıs 2021 tarihi için yaka sayısı 7.839, hasta sayısı 710'dur. Buna göre hasta/yaka oranı %9 civarındadır. Vakaların çok yükseldiği günlerde bu oran daha da aşağıdadır. Mesela, 61.967 yaka görüldüğü 21 Nisan 2021'de hasta sayısı 2.932'dir. Yani oran %5'in altındadır. Virüs bulaşanların bile çok azının hasta olduğu bir hastalık nasıl bu kadar tehlikeli olmaktadır?

3- Çok sayıda insan bu hastalıktan ölmüştür: Bu hastalıktan ölüm oranını yukarıda verdik. Ayrıca bu hastalığın ölümleri artırıp artırmadığını anlamak için toplam ölüm sayısına bakmak gerekir. Sağlık Bakanımızın bizzat açıkladığı üzere genel ölüm istatistiklerinde bir artış yok hatta azalma vardır. Şimdi Sağlık Bakanlığı tarafından verilen bu rakamlara bakarak bu virüsün insanı kesin veya zann-ı galiple hasta ettiğine, kesin veya zann-ı galiple öldürdüğüne hükmedilebilir mi? Rakamlar bunların vehim (kuruntu) düzeyinde kaldığını göstermektedir. VEHİM İLE HİÇBİR HÜKÜM VERİLEMEZ.

Bir diğer husus maske, mesafeye dikkat etmeyenlerin kul hakkına gireceği iddiasıdır. Şöyle bir akıl yürütmesi yapılıyor: Belki de adam virüs taşıyor ancak bilmiyor. Muhtemelen başkasına bulaştırabilir. Şimdi adamın virüs taşıması bir ihtimal, taşıyorsa bulaşması bir ihtimal, bulaşırsa hasta etmesi bir ihtimal, hasta olursa ölmesi bir ihtimal... eğer hesaplanırsa binde biri bile bulmayan bir ihtimalle nasıl kul hakkı vb. gündeme geliyor. Eğer bu ihtimaller kul hakkım getirecekse ben daha sağlamını söyleyeyim. Tüm araba kullananlar kul hakkına girmektedir. Çünkü araba egzozlarından çıkan gazlar havayı kirletmektedir ve bunların hastalığa neden olma ihtimali büyük oranla virüsten daha fazladır. Bunlara fabrika bacalarını, plastik ürünleri vb. dahil edebilirsiniz.

Aşı meselesine gelince, yukarıdaki verilere göre aşı zaruridir diyemeyiz. Çünkü İslam uleması tedavi edici bir şeyin zaruri kabul edilmesi için kesin veya kesine yakın bilgi istemiştir. Yani eğer o tedaviye başvurmazsa öleceği veya sakat kalacağı kesine yakın bilinmelidir. Bu sebeple aşı olmamak vebaldir vb. yaklaşımlar doğru değildir. O zaman ikinci soru gelir, acaba aşı vurulmak caiz midir? Bunda da aşının içeriğine bakmamız gerekir. Aşıya başvurma zaruri kabul edilmediğinden içeriği caiz olmayan bir şey ile tedavi olmaz. Benim incelediğim kadarıyla m(RNA) tabanlı üretilen aşılar GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) kapsamındadır ve GDO'lara caiz demek zordur. Çünkü yaratılışı değiştirme kapsamındadır. İnaktif metotlarla üretilenlerde ise bir sıkıntı gözükmemektedir. Yani isteyen vurulabilir ancak kimseyi de zorlayamaz. Veba ile ilgili hadis ve Hz. Ömer'in tavrı bu dönemde epey örnek gösterildi. Hadis şöyledir: "Bir yerde tâun (bulaşıcı hastalık) ortaya çıktığını duyduğunuz zaman oraya girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde tâun (bulaşıcı bir hastalık) ortaya çıkarsa, oradan da çıkmayınız." (Buhârf, Tıb 30; Müslim, Selâm 100)

Suriye bölgesi ordu kumandanı Ebû Ubeyde b. Cerrâh tarafından Şam-Hicaz yolu üzerindeki Serğ kasabasında karşılanan Hz. Ömer'e Şam'da veba çıktığı haberi verilince vebanın olduğu yere gitmemiş, kendisine, "Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?" diyen Ebû Ubeyde'ye Allah'ın kaderinden yine O'nun kaderine sığındığını söylemiştir. (Buhârf, "Tıb", 30; Müslim, "Selâm", 98-100) Bu salgında Ebû Ubeyde, Muâz b. Cebel, Şürahhil b. Hasene, Süheyl b. Amr, Fazl b. Abbas ve Yezid b. Ebû Süfyân gibi birçok sahâbi dahil 25.000'e yakın insan ölmüştür. Burada söylenecek birkaç husus var. Birincisi korona ile hadiste belirtilen ve Hz. Ömer'in kaçındığı veba aynı değildir, kıyas yapılamaz. Çünkü o hastalığın bulaşma ihtimali ve ölüme sebep olma ihtimali çok yüksektir. Korona ile ilgili rakamlar ise ortadadır. İkincisi bu uyarıya rağmen Ebû Ubeyde (ra) Şam'a dönmüştür ve kimse ona neden döndüğünü sormamıştır. Bir de korona ile ilgili tepkilerin akaid tarafına temas eden yönü var ki bahsetmeden geçemeyeceğim. Şu anda öyle bir dil kullanılıyor ki sebeplere mutlaklık, tesir gücü veriliyor. Ecel sanki belli değilmiş, hastalandırmak ve ölüm Allah'ın kudretine değilmiş gibi konuşmalar yapılıyor.

Özellikle Müslümanların ölüme karşı tavrı beni hayal kırıklığına uğratmış durumda. Bu hususta çok sayıda ayet-i kerime var ancak birkaçını paylaşayım: Ey iman edenler, inkâr edenler ile yeryüzünde gezip dolaşırken veya savaşta bulundukları sırada (ölen) kardeşleri için: "Yanımızda olsalardı, ölmezlerdi, öldürülmezlerdi" diyenler gibi olmayın. Allah, bunu onların kalplerinde onulmaz bir hasret olarak kıldı. Dirilten ve öldüren Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı görendir. (Al-i İmran 3/156) Şimdi de tedbir alsaydı ölmezdi diyorlar. Onlar kendileri oturup kardeşleri için: "Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi" diyenlerdir. De ki: "Eğer doğru sözlüler iseniz ölümü kendinizden sayın öyleyse." (Al-i İmran 3/168) Şimdi de dediklerimizi yapsaydı ölmezdi diyorlar. Her nerede olursanız ölüm sizi bulur; yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile. Onlara bir iyilik dokunsa: "Bu Allah'tandır" derler; onlara bir kötülük dokunsa: "Bu sendendir" derler. De ki: "Tümü Allah'tandır." Fakat ne oluyor ki bu . 6/1 topluluğa hiçbir sözü anlamaya çalışmıyorlar? (Nisa 4/78)

Sizi bir çamurdan yaratan, sonra ölüm zamanını takdir eden ancak O'dur. (Enam 6/2) Sizin aranızda ölümü takdir eden Biziz ve Bizim önümüze geçilmiş değildir; (Vakıa 56/60) Allah, eceli geldiğinde hiç kimseyi (ölümünü) ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Münâfikun 63/11) Konuyla ilgili bir hadis-i şerif şöyledir: "Şüphesiz veba öyle bir azâptır ki, Allah onu dileyeceği kimseler üzerine gönderir. Neticede Allah veba mü'minler için bir rahmet (vesilesi, kâfirler için de bir azâp) kılmıştır. Bir yerde veba meydana çıkar da orada bulunan herhangi bir kul -sabrederek, sevâb umarak ve bu veba yalnız Allah'ın takdir edip yazdığı kimselere isabet eder olduğunu bilir ve bu kanaati besleyerek- bulunduğu beldede kalırsa, muhakkak Allah ona şehid ecrine benzer sevâb takdir buyurun" (BuhârT, "Tıb", 31) Hadiste hastalığın Allah'ın takdiri ile bulaşacağı özellikle vurgulanmıştır.

Şu hadiste bu hususta açıklayıcıdır: "Rasülullah(s): "Sirayet yoktur (yani hastalığın bulaşması); safer denilen şey de yoktur; hâme denilen şey de yoktur" buyurdu. Bunun üzerine bir bedevi Arab: Yâ Rasülallah! (Hastalığın sirayeti yoktur buyurdunuz. (Peki öyleyse) benim develerime ne oluyor ki, onlar kumda ceylânlar gibi sağlıklı oluyorlar. Derken uyuz deve gelip aralarına girdiğinde onları uyuz ediyor? dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "Öyle ise ilk uyuz deveye bu hastalığı kim sirayet ettirdi?" diye cevâp verdi." (Buhârf, "Tıb", 25, 19) Başka hadislerde bulaşma olabileceğine dair ifadeler olduğu halde bu hadiste bulaşmanın olmadığının söylenmesi, hastalıklara ve sebeplere bir kudret vermemek gerektiği yönündeki uyarıdır. Bedevinin sorusu ve cevabı bunu göstermektedir. Bunlar tedbiri terk etmek manasına anlaşılmamalıdır. Evet insana tedbir emredilmiş ve tedbire uyması istenmiştir; ancak tedbire mutlaklık verilmemesi, takdirin Allah Teâlâ'ya 8/1 ait olduğunun unutulmaması da istenmiştir.

Hiçbir Müslümanın bu sözleri söylerken tedbire mutlaklık vermek gibi bir amacı olmadığını biliyorum. Ancak ifadelerimizin ve davranışlarımızın sıkıntılı olduğunu anlatmak istiyorum. Nerede olursak olalım ölüm gelecek ve bizi bulacak. Bunun sebebinin şu veya bu olması bizim asıl takdir edeni görmemize engel olmasın. Ayrıca ölüm kötü bir şey değildir. Mevlana'nın tabiriyle "şeb-i ârûs /düğün gecesi" Resulullah'ın diliyle "Refik-i Ala."ya / en yüce dosta" kavuşmadır. ÖZETLE SÖYLEMEK GEREKİRSE: Ortaya çıkan sonuçlara bakıldığında fıkıh kaidelerine göre aşı ve istenen tedbirlere gereklidir (vaciptir) hükmü verilemez. BU SEBEPLE KİMSE BUNLARA ZORLANAMAZ. BUNLARA UYMUYOR DİYE DE KİMSE KUL HAKKİNA GİRMEZ. Kul hakkından bahsedebilmek için kendisinde virüs olduğunu bilen birinin başkasına bulaştırmaya uğraşması gerekir ki bunu ancak psikopat birisi yapar, onun da kul hakkı diye bir derdi olmaz. isteyen aşı vurulabilir ancak içeriğini araştırmak zorundadır. En azından bunu bilen güvendiği bir hocadan fetva almalıdır. Devlet adamlarının bunu yaptırması delil olmaz. KİMSE AŞIYA ZORLANAMAZ.

Burada yazdıklarım fertlerin ve din adına söz söyleyenlerin tavır ve sözlerine dönüktür. Belki devletin tavrından da bahsetmek gerekir. Devletin mubah alanlarda düzenleme yetkisi kabul edilmiştir. Bir günahı emretmiyor veya günaha yol açmıyorsa tasarrufları hakkında söz edilmez. Ben devletin şu anda aldığı tedbirleri gereksiz görsem de yaptıklarının dinen uygun olmadığını söyleyemem. Ancak yukarıdaki kaidelere binaen, Cuma namazını engellemek, cemaati yasaklamak gibi tasarruflarını doğru olmadığını, Diyanet'in bu husustaki içtihadının yerinde olmadığını söyleyebilirim. Bu arada bana göre gözden kaçan bir hususu da ilave edeyim: Her gün onbinlerce kişiye test yapılmakta ve bunların çok azında virüs tespit edilmekte. Bu demektir ki test için gidenlerin çok büyük bölümünde herhangi bir belirti olmadığı halde sırf korku nedeniyle test yaptırılmaktadır. Bunun israf boyutu, sağlık personeline gereksiz yükü neden düşünülmemektedir? İşte size Kul Hakkı! Ayrıca evde hastalığı atlatabilecek iken çeşitli torpillerle hastaneye yatanları söylemiyorum. Sağlık harcamalarının, gereksiz sebeplerle bu derece artması israf değil midir?

Akif Dursun İslam Hukuku Öğretim Üyesi

Hazırlayan: Mesut Kartal @kartalmesutl8

https://www.facebook.com/groups/215797636907889/permalink/290482132772772

yazıyı resimde yazıya aktardım yanlışlık varsa uyarın lütfen





19 Ekim 2020 Pazartesi

Sumağın Faydaları Sumak Suyu Nasıl Yapılır?








corona bir grip türüdür . hasta olmayanların bile bir bardak sumak çayı içmelerini tavsiye ederim (haftada en fazla 2 bardak içilmeli). şifa veren Allah'tır. ilacın illa kapsül içinde olması gerekmiyor!

korona gribi diye bir hastalık var bunu inkar etmiyoruz ama corona normal bir grip türüdür. öldüren korona değil diğer ağır hastalıklardır yani eceldir!

corona gribine karşı alınacak tedbirler;

boğazınızda kaşıntı, ağrı varsa; sirke+tuz+karabiber ile gargara yapın

ateş varsa; kekik kaynat, bal ekle, ılık iç, duş al, bol su iç. ayrıca kök

zencefil kaynatılarak içilebilir, yeşil biber yenebilir

nezle, öksürük varsa; nane+limon+çörek otu kaynat bal ekle ılık iç.

süt kaynat bal ekle ve çok az toz zencefil, karabiber ve tarçın kat ayrıca ılhamur, adaçayı ve kuru üzüm de öksürüğe Allah’ın izni ile iyi gelir.

takviye; incir ceviz.

manevi tedbir; ya Şafi hiçbir hastalık bırakmayan şifa ver

ölümcül, acil hastalık olmadan hastaneye gitmeyin, bitkisel tedavi işe yaramazsa hastaneye gidin. alkol, sigara gibi faydasız şeyleri bırakın. cola, gazoz (her marka) gibi zararlı şeyleri bırakın. ve unutmayın en iyi (ön) tedavi bütün haramlardan uzak durmaktır. şifa Allah'tandır!

not: sumak tek başına corona ilacı değildir. ancak şunu söyleyim ben nisan ayında ağır bir grip atlattım yukarıda tavsiye ettiğim her şeyi kendimde uyguladım Allah’ın yardımı ile hastaneye gitmeden iyileştim çok şükür.

şunu söyleyebilirim ki hastaneye gitseydim %99 korona teşhisi koyulacaktı tekrar söylüyorum corona kuş gribi, domuz gribi gribi gibi farklı bir grip türüdür eğer başka hastalığınız yoksa ve eceliniz gelmedi ise bu söylediklerim gribin alternatif ilaçlarıdır

şunu da vurgulamakta fayda var; dünyanın iyi doktorlarını bulsanız bile eceliniz geldi ise hiçbir ilaç şifa vermez, şifa veren Allah’tır.

Sumağın Faydaları, Sumak çayı nasıl olur, sumak çayı nasıl yapılır?

Kronik faranjit veya kronik öksürüğünüz varsa ve bir türlü kurtulamıyorsanız ilk kullanımdan itibaren rahatlayabileceğiniz güçlü bir antioksidan ve C vitamini deposu olan sumağın çay halini mutlaka denemelisiniz.Hazırlaması son derece basit ve pratik olduğundan herkes kolaylıkla uygulayabilir.

Sumağın tek başına saymakla bitmeyen faydaları bulunmaktadır. Özellikle antimikrobiyal ve antiviral etkileri sayesince boğaz ağrısı, yanması gibi şikayetleriniz varsa resimdeki gibi bir çay bardağına 1 tatlı kaşığı öğütülmüş veya tane sumaktan (siz mümkünse tane sumak tercih edin ) koyup üzerine kaynar suyu dökün ve 5 dakika demlemeye bırakın. 1-2 damla kekik yağı da (şart değil) 5 dakikalık demleme sonunda ilave edilip tüketilebilir, sumakla beraber oldukça faydalıdırlar. Ancak sumak çayında dibe çöken posayı tüketmiyoruz. Ekşiliği (malik asitten dolayı) fazla olduğundan ekstra limon koymaya gerek olmayabilir.

Tadını sevmezseniz demleme sonrası tüketim öncesi az miktar bal ile tatlandırabilirsiniz. Öksürük-faranjiti olan veya boğaz yanması olanlar ilk yudumlarda birkaç kez gargara yaparak boğazı temizledikten sonra kalanı afiyetle içebilir. Herhangibir şikayetiniz yoksa hergün hergün tüketmeyip arada kürler halinde az miktarlarda içebilirsiniz. Bahsi geçen şikâyetleri olanlar ise 3-5 gün hergün tek seferlik dozda tüketebilir. Uyarı: Hazır satılan öğütülmüş sumaklara koruyucu amaçlı ekstra tuz oranı katıldığından tuz kısıtlaması olanlar doktor kontrolünde kullanabilir. Normal tane sumakta %0.2 olan tuz; öğütülmüşlerde %3 -%6 arasındadır. Tercihiniz mümkünse tane sumak olsun. Yine sumakta olan güçlü bir alerjen (urushiols) tüketim esnasında sorun çıkarırsa kullanmayın.

Sumak çayının faydaları nelerdir?

Antioksidanlar sumak baharatının en büyük yararlarından biridir. "Sumak, gıdaların antioksidan kapasitesini sıralayan ORAC tablosunda çok yüksek sırada yer alır. Sumağın, kansere, kalp hastalığına ve yaşlanma belirtilerine neden olabilecek serbest radikalleri etkisiz hale getirme kabiliyeti ulunmaktadır. İçerdiği antiosidan sayesinde aynı zamanda koroner kalp hastalığı gibi hastalıklara yakalanabilen bir anti-inflamatuar diyete de büyük katkıda bulunduğunu söyleniyor. Aynı zamanda tüketilen yiyeceklere eklenen sumağın diyabet hastalığını da önlediği biliniyor.

Enfeksiyonel hastalıkları önler

Sumak çayı, vücutta iltihaplanma, ateş, artrit, deri iltihabı, solunum bozuklukları, bronşit ve diğerleri gibi birçok hastalığa şifa olarak kullanılmaktadır. Laboratuvar sonuçları sumak ve ekstresinin iyi antiinflamatuar özelliklere sahip olduğunu doğrulamaktadır. Soğuk algınlığı, , artrit ve diğer enflamatuar rahatsızlıkların tedavisinde faydalı olduğu ortaya çıkmıştır.

Sumağın cilt koruyucu özellikleri

Anti-inflamatuar ve antimikrobiyal özellikleriyle sumak çayı, cilt sorunlarının tedavisinde ve yaraların iyileşmesinde yardımcıdır. Çiğnenmiş sumak yaprakları deri döküntüleri, iltihaplı diş etlerine iyi gelmektedir.

Sumak, kalbi ve karaciğeri korur

Yüksek kolesterol, kalp ve karaciğer rahatsızlıklarının yaygın nedenidir. Fareler üzerinde yapılan bir deneyde sumak meyveleri ekstresinin kan kolesterol seviyelerini düşürdüğü ortaya çıkmıştır. Bu durumda sumak, kalp ve karaciğer korumak için yararlıdır.

Sumak, ülkemizde yaygın olarak kullanılan bir baharat olmasına karşın, sumak ekşisi genellikle yetiştiği bölgelerin mutfaklarında yöresel yemeklere ve salatalara lezzet vermek amacıyla kullanılmaktadır. Peki sumak suyu nasıl hazırlanır? Sumak suyu faydaları neler?

SUMAK SUYU TARİFİ

Malzemeler - 1 çay bardağı kaynamış su - 1 tatlı kaşığı sumak

Yapılışı; 1 çay bardağı kaynamış suyun içine 1 tatlı kaşığı sumak ekleyin, 5 dk demlemeye bırakın. Daha sonra süzerek içebilirsiniz. İsteğe göre 1-2 damla kekik yağı damlatabilirsiniz.

Sumağın faydaları nelerdir?

Sofraların baştaçı sumağın faydaları saymakla bitmiyor… İşte sumağın faydaları;

– İnsülin direncinizi güçlendirir. Bu yüzden özellikle yüksek tansiyon hastaları sumak tüketmelidir.

– Üst solum rahatsızlıklarına iyi gelen sumak aniden meydana gelen yüksek ateşi düşürerek beyin sağlığını korur.

– Hafta da bir bardak tüketilen sumak suyu, deforme olmuş hücrelerin sayısını azaltarak sağlıklı hücrelerin artmasına yardımcı olur. Yorgunluk, stres ve depresyon gibi rahatsızlıkların yaşanma riskini de azaltır.

– Sumak suyu, ayrıca sindirim sistemini düzene sokar böylece zayıflamak içinde yardımcı olabilir. Tabii spor ve doğru beslemeniz gerekmektedir

– Aynı zamanda gün içerisinde yarım çay bardağı tükettiğiniz sumak suyu hazımsızlık ve şişkinliği de önler.

– İştahsızlık problemi yaşayan çocuğunuza sumak suyundan ayda bir kere içirmeniz de fayda vardır. Hem çocuğunuzun vücut direncini artırır hem de iştahını açarak daha sağlıklı beslenmesine yardımcı olur.

– Sumak, genellikle tırnak altlarında oluşan dolamanın iyileşmesi için de kullanılan doğal tedavi yöntemlerinden biridir. Kaynayan sumak suyunun içine sirke ve bal koyarak iyice kaynatın. Bu karışımı bir gün beklettikten sonra dolamanın üzerine sürünüz.

– Hücreleri yenileyici özelliği sayesinde cilde ve saça da faydası vardır. Kaynatılmış sumak suyunu tonik olarak kullanabilirsiniz. Sabah akşam düzenli olarak kullandığınız bu su hem sivilce ve akne oluşumunu engeller hem de yaşlanmayı geciktirir.

korona virüs değil grip! https://mustafa2senyurt.blogspot.com/2020/04/korona-virus-degil-grip.html corona grip türüdür, tüm dünya algıya teslim oldu. bu gerçek bir virüs olsa idi ölüm oranı %90'larda olması gerekirdi !!! ölüm oranı yaklaşık % 2, ölenlerin %98’den fazlası yaşlı ve ağır hasta - 9 nisan

BM: 2018'de 770 bin kişi AIDS'ten hayatını kaybetti. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünya genelinde her yıl 5 milyon civarında grip vakası ortaya çıkıyor ve bundan kaynaklı ölümlerin sayısı 650 bini buluyorken, koronovirüs konusunda neden bu kadar panik yaşanıyor?! 6 nisan


alkol corono'dan daha fazla can alıyor, alkol yasaklansın. sigara corono'dan daha fazla can alıyor, sigara yasaklansın. faiz corono'dan daha fazla can alıyor, faiz yasaklansın. zina corono'dan daha fazla can alıyor, zina yasaklansın. corono'dan daha tehlikeli olan Allah'a isyandır! - 6 nisan

KORONA SON DURUM; Başta söylediğimiz gibi yeni kuş ve domuz gripleri balonun bir başka sürümü ile karşı karşıyayız, Aslında ölümcül bir virüs değil (grip) ve muhtemelen toplumun yarıdan fazlasına bulaştı ve hepsi atlattı. Bu virüsün sahipleri KORKU TERBİYESİ yapıyor. Kemal Özer - 2 nisan

(İbrahim,"hastalığıma ancak O şifa verir" dedi.) [Şuara suresi 80] Peygamberimiz (Salat ve Selam Olsun) şöyle buyurdu: "Dikkat edin! Size hem hastalığınızı hem de ilacını bildiriyorum: hastalığınız günahlardır. İlacı ise tevbe etmektir." Ramuz el Hadis no: 2006 - 6 mart

şu anda kullanılan maskelerin %99'u olan bez maskeler, %30 koruma sağlıyor. %30 koruma için maskenin tek sefer kullanılması gerekiyor. yani boş yere maske takıyorsunuz! Gün boyu kullanılan maske daha tehlikeli

https:https://mustafa2senyurt.blogspot.com/2020/06/gun-boyu-kullanlan-maske-daha-tehlikeli.html

26 Temmuz 2020 Pazar

Kürtaj katliamdır!










Kürtaj cinayet değil katliamdır!


Kürtaja ‘cinayet’ demenin hafif kaldığını belirten Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Başkanı Kemal Özer; Allah’ın temel bir ilke olarak çiğnenemez kıldığı insan hayatını hiçbir kimsenin ortadan kaldıramayacağını belirtiyor.


“Cinayet, savunma imkânı olan birine karşı işlenen bir suçtur. Oysa kürtaj yapmakla, üç günlük binlerce çocuğu öldürmek arasında hiçbir fark yoktur” diyen Özer; “İster gayri meşru ilişkiden, ister tecavüz sonucu, ister arzu edilmediği halde meydana gelmiş olsun yaratılmış bir canlıdan söz ediyoruz” dedi.


ANNE BABANIN BİLE HAKKI YOK


“Anne baba dâhil, onu Yaratan yüce kudret dışında hiçbir güç ve otoritenin bu canı almaya hakkı yoktur” diyen Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Başkanı Kemal Özer; “Aksi durumda, rol alan herkes bilerek ve isteyerek bir canı ve onlardan meydana gelecek nesilleri yok etme suçunu işlemiş sayılmalıdır” diyor.


Bir çocuğun öldürülmesi, ondan meydana gelecek nesillerin yok edilmesidir. Bu cinayetler serisinden nemalananlar ile iktidara olan karşıtlığı yüzünden her şeye muhalefet eden bazı çevrelerin, yaşanan ve yaşanacak katliamları hafifletmeye çalıştığını iddia eden Kemal Özer; “Kürtaja yönelik yasaklama, Allah’ın temel bir ilke olarak çiğnenemez kıldığı insan hayatını koruma ve onun yaşama hakkını savunmaktır. Bu nedenle siyasi iradenin bu mevzuda gelen hiçbir tepkiye aldırmaksızın, kürtajı ve sezaryen konusunda yasaklayıcı düzenleme yapmalıdır” dedi.


http://www.kemalozer.com/m/haber.asp?id=194


Kürtaj - İhsan Şenocak


https://www.youtube.com/watch?v=WKSd8FUS000


Kürtaj Nedir?


Dindeki hükmü bakımından kürtaj, ananın veya bir başkasının maddi veya manevi müdahalesi ile ceninin rahimde veya dışarı çıkarılarak öldürülmesidir. Cenin, hamileliğin ilk gününden itibaren hamile kadının rahmindeki çocuktur. Özellikle cerrahi tıbbın gelişmesinden önce ilkel yöntemlerle yapılan cenin katli günümüzde, ameliyat ortamında ve -genellikle- doktorlar tarafından yapılmaktadır.


Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde -muhtemelen nadiren uygulandığı veya hiç uygulanmadığı için- ceninin kasten öldürülmesine temas edilmemiştir. Fıkıh ilmi oluştuğu ve kitaplaştığı zamanlarda (hicri birinci asrın sonlarından itibaren) önce ceza hukuku bahislerinde ceninin kasten veya kaza ile öldürülmesi konuları ele alınmış, daha sonra (müctehid imamların yaşadığı ve icitihad faaliyetinin yaygın olarak sürdürüldüğü ilk dört asırdan sonra) doğumu önlemek üzere rahimdeki çocuğun belli bir süre içinde imha edilmesinin caiz olup olmadığı konusu tartışılmıştır.


C. Bağlayıcı Kaynaklarda Kürtaj: Kur'an-ı Kerim'de "ve'du'l-benat" terimi ile ifade edilen "kız çocukların diri diri toprağa gömülerek öldürülmesi" cinayetine özel ayetlerle ve açıkça; ceninin öldürülmesi hadisesine ise özel terimleriyle değil, bunu da içine alan genel açıklamalar yoluyla temas edilmiştir. Özellikle "haksız olarak nefsin öldürülmesini yasaklayan" ayetler ceninin katlini de içine almaktadır.


1. En'am suresinde (6/98) Allah Teala'nın bütün insanları tek bir nefisten yarattığı, bu nefsin oluş aşamalarında ana rahminin de bulunduğu (nefsin bir müddet ana rahminde kaldığı) ifade edilmiştir. Surenin 151. ayetinde ise hem çocukların (evlad) hem de nefsin öldürülmesi şiddetle yasaklanmıştır. Cenin, "nefis" kavramına kesin, çocuk (veled-evlad) kavramına ise ihtimalli olarak dahildir.


2. Mümtehine suresinde (60/12) Hz. Peygamber'e (s.a.v.), kadınlardan bazı suçlar, günahlar ve cinayetler konusunda -bunları yapmamak üzere- söz alması, yemin ettirmesi istenmektedir; bu günahlar ve cinayetler arasında "çocuklarını öldürmek" de vardır. Bu ayetteki çocuklara "cenin" de dahildir.


Hadislerde doğumu engellemek maksadıyla ceninin kasten imha ve katledilmesi konusu geçmemiştir. Azil konusunu işlerken zikredilen hadislerde ceninin imha edilmesine değil, siperm ile yumurtanın buluşmasını engellemek maksadıyla yapılan azle "gizli veid" denilmiştir. İleride açıklanacak olan ve bazı fıkıhçıların "ceninin imhasının, çocuk düşürme ve kürtaj yaptırmanın caiz olduğuna delil kıldıkları "ruhun üflenmesi" ile ilgili hadisin ise kürtaj ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.


D. Fıkıhta Kürtaj: Bağlayıcı delil ve kaynaklardan yola çıkarak nesneler, davranışlar ve ilişkilerin dini hükümlerini (farz, vacib, mendub, mubah, mekruh, haram... olmalarını) açıklamayı konu edinmiş bulunan fıkıh ilminde ceninin imhası iki yönden ele alınmıştır:


a) caiz olup olmadığı, b) Kasten veya kaza yoluyla cenin imha edildiğinde uygulanacak ceza.


1. Caiz Olup Olmaması Bakımından Kürtaj: Fıkıhta kürtajın, ceninin öldürülmesinin ve çocuk düşürmenin caiz olup omadığı araştırılırken öncelikle bu nesnenin (ceninin) canlı ve insan olup olmadığının tesbiti üzerinde durulmuştur. Ceninin canlı ve insan olduğu sabit olduğu takdirde hiçbir fıkıhçı onun imhasına cevaz veremez; çünkü İslam'ın nefsi, doğmuş çocuğu ve insanı öldürmeyi kesin olarak yasakladığı bilinmektedir.


Bazı fıkıhçıları bu konuda tereddüde sevkeden ve kürtajın belli bir süre içinde caiz olduğu görüşüne meylettiren sebep bilgi eksikliğidir, bir hadisi amacından saptırmak ve yanlış yorumlamaktır, bu fıkıhçıların yaşadıkları çağda kendilerine ulaşan "yanlış tıp ve canlılar alemi" bilgisidir.


Eksik ve Yanlış Bilgiler: Genel olarak İslam ilimlerinde ve özel olarak da fıkıh ilminde uzman olan Gazzali, İhyau-ulumi'd-din isimli eserinde azil konusunu işlerken ceninin imhası konusuna da temas etmiş ve şu önemli açıklamayı yapmıştır: "Azil, cenini öldürmeye (ichaz) veya doğmuş kız çocuğunu toprağa gömerek katletmeye (ve'd) benzemez; çünkü -azilden farklı olarak- bu ikisi, olacağı değil, olmuşu (hasılı) imha etmektir.


Bu olmuşun (ceninin) çeşitli aşamaları vardır. Varlığının ilk aşaması, erkek menisinin (spermin) rahime girerek kadının suyu ile karışması ve hayat için müsait hale gelmesidir. Bunu bozmak ve imha etmek cinayettir. Sonra katılaşıp et parçası haline gelirse bunu imha etme cinayeti daha büyük olur.


Ruh üflenip insan olarak yaratma ve şekillendirme tamamlanınca cinayet daha da büyür. Cinayetin en büyük olanı ise ceninin canlı olarak ana rahminden ayrılıp çıkmasından sonra onu öldürmektir...


İnsanın varoluşunun başlangıcı meninin erkekten ayrılması değil de ana rahmine düşüp kadının suyu ile birleşmesidir" dedik; çünkü çocuk, tek başına erkeğin suyundan yaratılmıyor, iki eşten yaratılıyor. Bu da ya her ikisinin suyundandır yahut da erkeğin suyu ile kadının hayız kanının birleşmesinden yaratılmaktadır..." (İhya ve şerhi İthaf, V, 380).


Hicri altıncı asrın başlarında (505/1111) vefat etmiş bulunan Gazzali o çağların bilgisine de tercümanlık etmektedir ve ifadesinde geçen şu noktalar, fıkıhçıların cenin konusundaki hükümlerini değerlendirme bakımından önem arzetmektedir:


a) Gazzali gibi birçok fıkıhçı, dini kaynaklarda erkeğin ve kadının çocuğun oluşumunu sağlayan katkılarına su denildiği için erkeğin menisine ve dolayısıyla spermine olduğu gibi kadının yumurtasına da su (ma') demektedirler.


b) İki su karıştığında yani aşılanma olduğunda hasıl olan nesneye canlı demek yerine, canlı olmaya, can verilmeye müsait hale gelmiş nesne denilmekte, aşılanmış yumurta böyle nitelendirilmektedir.


c) Yumurta aşılandıktan sonra ceninin rahimde geçirdiği gelişme aşamalarının ikisine alaka ve muzğa ismi verilmektedir. Birçok fıkıhçı ve tefsirciye göre alaka "pıhtılaşmış kan", muzğa ise "bir çiğnemlik çiğ et parçası" demektir. Bugün bize tıbbın öğrettiğine göre cenin hiçbir zaman pıhtılaşmış bir kan veya bir çiğnemlik cansız et parçası değildir.


d) Çocuğun cinsi temas sonunda karı ve kocadan gelen sudan veya kocanın suyu ile kadının hayız kanından oluştuğu bilgisi de çağdaş tıp bilimine uymayan bilgilerdir.


e) Ruhun üflenmesi olayı aşağıda açıklanacak olan bir hadiste geçmektedir, ruh gibi onun üflenmesinin de ne manaya geldiği, insanın yaratılmasında hangi işlevlere sahip ve neler üzerinde etkili bulunduğu konusunda -hükme dayanak kılınacak- bilgi yoktur.


f) Bütün bu eksik bilgilere rağmen Gazzali'nin, rahimde hasıl olan birleşme anından itibaren hasıl olan şeyi "insan varlığının bir aşaması" olarak kabul etmesi ve bunu imha etmenin cinayet olduğunu kaydetmesi apaçık bir gerçeğin tesbiti mahiyetindedir.


Ruhun üflenmesi ile ilgili hadis: Buhari ve Müslim gibi sahih hadisleri toplayan kaynaklarda rivayet edilen bir hadise göre Peygamberimiz (s.a.v.) insanların yaratılışlarını ve kaderlerinin (alın yazılarının) yazılmasını açıklarken şöyle buyuruyor: " Her birinizin yaratılması anasının karnında kırk günde toparlanır, sonra orada, aynı süre kadar alaka (katılaşmış kan veya asılan nesne) olur, sonra aynı süre kadar muzğa (bir çiğnemlik et) olur. Sonra melek gönderilir, ona ruhu üfler ve kendisine dört sözlük emir verilir: Rızkı, eceli, ameli (yapıp edeceekleri) ve ebedi hayattaki durumu; cenhnetlik mi, cehennemlik mi olacağı yazdırılır..." (Buhari, Bed'u'l-halk, 6; Müslim, Kader, 1-5). Buhari ile Müslim'de yer alan bu rivayet dışında hadisin Müslim'deki başka rivayetlerinde önemli farklılıklar görülmektedir: a) Ruhun üflenmesine kadar geçen süre yukarıdaki rivayette 120 gün olduğu halde diğer rivayetlerde üç rakam daha zikredilmiştir: 40, 45, 42.


b) Rivayetlerin birinde kırk iki günden sonra göz, kulak, deri, et ve kemiğin yaratıldığı, sonra melek tarafından Allah'a "erkek mi, yoksa kız mı" diye sorulduğu, Allah'ın hükmettiği ve meleğin de yazdığı kaydedilmiştir.


Bu hadislerin yer aldığı kaynaklar sağlam olduğu için sened (rivayet eden şahıslar) bakımından olumsuz şeyler söylemek, "bu hadisi uydurmuşlardır, yalan söylüyorlar..." demek doğru değildir.


Ancak metin üzerinde yapılan inceleme sonunda hem birbiri ile çelişen farklı ifadeler, hem de ilim ve gerçeklik bakımından tutarsızlıklar tesbit edilince hadisi Peygamberimiz'den (s.a.v.) ilk nakleden ravilerin veya onlardan alanların "yanıldıklarını, olduğu gibi nakletmekte hataya düştüklerini" söylemek gerekir; aksi halde tutarsızlıklar ve gerçeğe uymayan açıklamalar Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ait olur ki, bunu bir müslümanın kabul etmesi mümkün değildir.


Çocuğun rahimde geçen hayatının safhaları Kur'an'da (mesela Müminun: 23/14) ve hadislerde dıştan bakan birinin göreceği manzaraya (görüntüye) göre açıklanmış, bundan insanların ibret almaları, Allah Teala'nın varlık, birlik, irade ve kudretini anlamak için bu eserini de delil olarak kullanmaları istenmiştir.


Hadisleri nakleden raviler ise bazı kelimeleri, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ağzından çıktığı gibi nakletme konusunda hataya düşmüşlerdir.


Hadisler konusunda böyle düşünmemiz ve bu hükme varmamızın sebebi -aşağıda sıralanacak olan- önemli çelişkiler (ıztırab) ve bilinen gerçeğe aykırı açıklamalardır:


a) Ruhun üflenmesine kadar geçen süre için verilen rakamlar 40, 42, 45 ve 120 gün şeklinde değişiktir. Ruhun üflenmesi olayı belli bir süre sonunda olduğuna göre bu rivayetlerin tamamının doğru (sahih) kabul edilmesi mümkün değildir.


b) Çocuğun cinsiyetinin Yaratıcı tarafından belirlenmesinin kırkıncı günden sonra olduğu açıklaması bilimin ortaya koyduğu gerçeğe aykırıdır; çünkü çocuğun cinsiyeti, hatta bazı kişisel özellikleri hamileliğin ilk gününden (aşılanmanın gerçekeleştiği andan) itibaren bellidir, sabittir.


c) Tıbbın ilgili dalında uzmanlaşmış ilim adamlarının verdikleri bilgiye göre hamileliğin üçüncü haftasının sonunda kalp atmaya başlar, 24-25. günde göz ve kulakla ilgili ilk oluşumlar, kol ve bacak tomurcukları, 30. günde gözdeki lens, 36-42. günlerde el ve ayaklarda parmakları ayıran oluklar ve dış kulak taslağı oluşmuştur.


Konumuz bakımından daha da önemli olan husus, bu hadisin "cenini öldürme, cenin üzerinde tasarrufta bulunma" konusu ile hiçbir ilgisinin bulunmaması, insanın yaratılmasına ve kaderinin belirlenmesine ait açıklamalar yapmak maksadıyla buyurulmuş olmasıdır. Bu sebepledir ki hadisçiler bu hadisi "Yaratılış" ve "Kader" bahislerinde rivayet etmişlerdir.


Fıkıhta kürtajın caiz olup olmadığını ortaya koymak üzere açılan bu alt başlıkta, fıkıhçıların hükümlerine dayanak kıldıkları akıl (bilgi) ve nakil (hadis) delilleri ile ilgili olarak yaptığımız bu giriş mahiyetindeki açıklamalardan sonra mezheblere göre kürtajın hükmünü şöylece özetlemek mümkündür:


Bu görüşü savunan Hanefi fıkıhçılara göre -önemli bir mazeret ve sebep bulunmadıkça- ceninin, 120 günden önce de imha edilmesi ve düşürülmesi caiz değildir; çünkü hac ibadeti yapmak üzere ihrama giren bir kimsenin avlanması yasak olduğu gibi, kuşun yumurtasını kırması da, "yumurta kuşun temel unsurudur, kuş yumurtadan olmaktadır" denilerek caiz görülmemiştir.


Burada da cenin öldürüldüğü veya düşürüldüğünde günah sözkonusu olur, ancak bunu yapanın günahı ve suçu, doğup yaşayan bir kimseyi öldüren katilin günahı kadar değildir (el-Fetava el-Haniyye, III, 410). Bu eserde "önemli mazeret" için iki örnek verilmiştir:


a) Bir kadın çocuğunu emzirirken hamile kalsa ve bu yüzden sütü kesilse, kocasının da süt anne kiralayacak imkanı bulunmadığından çocuğun açlıktan ölme tehlikesi belirse, bu durumda, 120 günü doldurmadığı ve organları belirmediği için henüz kan sayılan cenini, dışarıda ve yaşayan bir çocuğu kurtarmak için düşürmek caiz olur.


b) Çocuk yolda takılsa ve doğum mümkün olmasa bakılır; eğer çocuk ölmüş ise, bunun parçalanarak çıkarılması caizdir. Çocuk yaşıyorsa, anayı kurtarmak için onu parçalayıp çıkarmak caiz değildir; çünkü buradaki iki can birbirine eşittir ve öldürülenin bunu hak edecek bir suçu yoktur.


Görüldüğü üzere Hanefi mezhebi fıkıhçılarının bir kısmının 120 günden önce çocuk düşürmeyi caiz görmeleri, rahimdeki varlığın insan mı yoksa bir kan kümesi veya et parçası mı olduğu konusundaki yanlış bilgilerine dayanmaktadır. "Rahimdeki kitle hareket etmedikçe ve hareketin gaz vb. den değil de çocuktan geldiği bilinmedikçe çocuk olduğuna hükmedilemez" denilerek bu bilgi eksikliğine açıklık getirilmiştir.


Günümüzde ise rahimde oluşan şeyin çocuk olup olmadığı yaklaşık onbeş gün sonra muayene ve test ile tesbit edilmektedir ve birçok organın ilk kırk gün içinde belirmeye başladığı da bilinmektedir. Bu bilgiler karşısında günümüzde, Hanefi mezhebi adına, 120 günden önce çocuk aldırmanın caiz olduğunu söylemek mümkün değildir, böyle bir fetva cinayete iştirak sayılır.